Şiirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2014 Çarşamba

Ve Tek Kare Bir Film



VE TEK KARE BİR FİLM

Tabiata çıkıyorum 
Göğsüm bir müzikle 
Vuruyor ritmini 
Dinliyorum hüznünü sendeki güzelliğin

Başımda fırtına bir taç 
Unutulmuş padişahlıklar

İpiri gözleriyle uyanıyor 
Şu gündüzden kalan mesele 
Bir hatip bir kuruntu 
Rutubet ve ukalalıklarla dolu bir debdebe 
Başını koyduğun yastık 
Bir yılan sürünerek geçmiş gece 
Hadi bir sonuç yaz bir teselli uzat 
Göğüs ağrılarına çırpınışlara 
Korkulara 
Ve bir çıngırak gibi öten zamana

Kolye gibi taşıyorum boynumda 
Varlığını onun 
Bir ceylan tutuyor ağzında 
Kuşlara takılıp gidiyor aklım 
Her gün kaçıyorum 
Yoksa gülüşün

Gelip siyasetten kozmetikten söz edişin 
Bakıyorum aleve dönüşüyor bir çırpıda

Dost 
Bu eli sıkı tut 
Çarşıda evimizden uzakta 
Bir pazu güreşi varsa kaybolmayalım

Geçecektir daha daha 
Günler 
Bilmeden kavramak nasıl

Zirvesine göz koyduğum dağlara bak 
Koşup takıldığım çitlere bak

Cahit ZARİFOĞLU

2 Eylül 2012 Pazar

Yazın Bittiği



YAZIN BİTTİĞİ

Yazın bittiği her yerde söylenir.
Böyle kırmızı kalkan görülmemiştir
Ölüleri örten yapraklardan başka.
Çünkü sahiden yaz bitmiştir,
Göle bakmaktan usanır insan,
Koru tutmaktan, yol gözlemekten;
Çadırlar toplanır, yaralar sarılır;
Durgun bir yolculuk, uzun bir şapka
Artık yaprakları beklemektedir.

Aşk mıdır kış gelince başlayan
Beyaz kılıçla yürüyen aşka...
Bırakmaz olur kuşlarını ülkeler,
Yazın her yerde bittiği söylenir;
Yorgunluklar çoğalır silahlardan sonra;
Kardan mezarları görülür ıssızlığın
Ölü öpüşlerin koyuluğuyla...
Aşk kalmıştır otlarda yılı götüren,
Cesur savaşçıları taşıyan kışa.

Her yerde yazın bittiği söylenir,
Çürür çiçeklere yapışan kanlar;
Belki uzaktan iki atlı yaklaşır,
Belki yakından iki yaprak kalkar;
Akşamın örtüsü derelerde yıkanır,
Gökyüzünü görünce gecenin devi
Çıkarıp şapkasından yıldızlar saçar,
Cüceler bunu bilir, gürgenler bilir,
Aşkın uyumadığı her yerde söylenir.

Ülkü TAMER

13 Mart 2012 Salı

Üç Firenk Havası II: Ölüm Cantabile

Hüve'l Bâki...


ÜÇ FİRENK HAVASI
II
Ölüm Cantabile

Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata
Görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını
Yerimi yadırgadım
Yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka
Çılgının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı
Durmadan bir beyaz aygırla taşardım derin göllerden
Bir gebe kısrakla kaçardım derin ormanlara
Güneşin zekâsıyla doymak isterdim
Kaba solgun kâğıtlar sunardı
Şehrin insanı bana

Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
Kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin.

O gün bugün, şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktım
Kapattım gümüş maşrapayla yaralanmış ağzımı
Ham elmalar yemekten göveren dudaklarım
Mırıldanmasın şehrin mutantan ve kibirli ağrısını.
Azıcık gece alayım yanıma yalnız
Serçelerin uykusuna yetecek kadar gece
Böcekler için rutubet
Örümcekler için kuytu
Biraz da sabah sisi
Yabani güvercin kanatları renginde
Biz artık bunlar olarak gidiyoruz
Eylesin neyleyecekse şehrin insanı

Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
Bozuk paraların insanı, sivilcelerin.

İşte öldüm, işte son kadife çiçekleri
Son defneler, baldıranlarla kefenlediler beni
Bütün kaçaklar için ince bir merhem oldu benim ölümüm
Bütün hoşnutsuzlar yanlarında saklayacak
Benim ölümümden yayılan kırpıntıları
Boğaz tokluğuna çalışanlar
Özenle kilitleyecek göğüslerinde
Benim ölmüş olmamı
Hiçbir yaprak damarından
Hiçbir su özünden atamayacak beni
Ortaya benim ölümüm sürülecek
Pey akçesi olarak
Tanrıların ölümünü bir üstlenen çıkınca
Ama neler olup bittiğini hiçbir âyetten
Hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı

Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
Pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin

İsmet ÖZEL

5 Mart 2012 Pazartesi

Kalbini Ferah Tut


KALBİNİ FERAH TUT

sana kinim vardır elbet senden başka kimim var
kimim kimsem yok değil kesilmedi zürriyetim
kesilmedi hiç nefesim koştumsa da ateşle
su olsun diye yazdım bana kimler sus desin
konuşan özneyim işte, isteyenin mezarına tüküren
kin kimi öldürürmüş belki yaşarız böylece
kahpenin dümeniyle yaşamanın seyrinde
namerde mert der miyiz ölsek onun yerine

beleş bir iş değil beni kendine düşman edişin
bu cüreti sevmişsin pahasını bilmeden
bilmemek bilmekten iyidir hani
kıymetin bilinsin diye seçtiğin
üstüme elbiseler biçtiğin kan ve terden
uymadı üzerime söküldü teyellerim
beni gördüğün kadardı gözlerin
gördüğün kadar değil dünya ve içindekiler
bu faslı ağırdan geçelim

sana ne verebilirim kinimden başka
ey kendini ele verdikçe acıkan yenilgi
ey doğruluğun eksik cümlesi
ey cümbür ey cemaat ey bir hatip cümlesinde
körler sağırlar meclisinde cümlenize ey
ey demeyi kes nereye gitsen bu belâya musallat
o korkunç pençesinde açlığın

harcı âlem bıraktığın kalbini merak edersen
götürüp Londra’nın ortasına bıraktım
ne bülbül ne çocukluk ne keder.*

Zeynep ARKAN


*"Leylâ'yı götürüp Londra'nın ortasına bıraksam,
Bir bülbül gibi yaşamasını değiştirmez çocuktur."

29 Şubat 2012 Çarşamba

Gardaşım Dağlar

Köroğlu'dur ki Urmiye Gölü kıyısında attığı nârâ yankılanır Bolu Dağı'nda... Köroğlu'dur ki, Oğuzlar soyunun cümle yiğidine emsaldir... Urumeli'nde Bolu Dağı'na, Urmiye'den Bakü'ye ve Ankara'dan Urumçi'ye, Köroğlu'ndan Ozan Araz Elses'e miras ses ile selam olsun...







DAĞLAR

Bir zamanlar sefa sürüb gezerdim,
Onda sendin menim qardaşım, dağlar!
Ne zaman ki, yağı düşmen gelende,
Sende çox olurdu savaşım, dağlar!

Taladım şahları, hele az dedim,
Türfe gözellere işve, naz dedim,
Nece tacir-tüccar sende gizledim,
Açmadın sırrımı, sırdaşım dağlar!

Köroğluyam, gezdiyimi tapardım
Qayalar başında qala yapardım,
Ağ sürüden emlik-quzu qapardım,
Yeyib qurdlarınla ulaşım dağlar!

Köroğlu

25 Aralık 2011 Pazar

Çılgın Hüzünlü


ÇILGIN HÜZÜNLÜ

Çünkü yaşamak gibi bir şeydi yaptığı
anasız bir tay gibi coşkun ve hüzünlü
akşamın dinginliğini otluyordu o zaman

her sabah denize çıkar, bir elma yerdi
hüznünü ve çılgınlığını elmanın
gözünü yumsan ağzında duyarsın

ellerine bakma artık
çünkü kar yağıyor
çılgın hüzünlü

büyük kentleri düşünse de rahatlasa
işte her şey nasıl haince karıştırılmış
kirli çamaşırlarla sabunlar ayrı semtlerde
saatin sonunda meydan
suyun sonu ilerde
böyle yaşamak zordur elbet anlıyorum
çılgın ve hüzünlü

çünkü bakışları yazda geçmiş bir geceyi andırıyor
yaşanmış mı temmuzda mı belli değil
çılgın ya da hüzünlü

şimdi dolaşıp duruyor aramızda
kıpkırmızı bir duyğu olarak
doğudan batıya bir güz halinde
çılgın ve hüzünlü

biraz dağ yollarını öğrenmesi gerek sanırım
kahırçeker mekkâri katırları gibi
onlar ki hiçbir şeyleri yok
korkunca çılgın sevinince hüzünlü

kar dindi
gerçekten dindi
ellerine bakabilirsin artık.

Turgut UYAR

16 Aralık 2011 Cuma

Dişlerimiz Arasındaki Ceset


DİŞLERİMİZ ARASINDAKİ CESET

Biz şehir ahalisi, kara şemsiyeliler!
Kapçıklar! Evraklılar! Örtü severler!
Çığlıklardan çadır yapmak şanı bizdedir.
Bizimdir yerlere tükürülmeyen yerler.

Nezaketten haklılardan yanayızdır hepimiz,
Sevinmemiz çapkıncadır, ağlatır bizi küpeşteler.
Yaşamak, deriz, -oh dear- ne kadar tekdüze;
Katliamlar ne kötü be birader!

Güneş neredeysek orada bulur bizi;
Ya cünup ve yalancı veya miskin ve ülser...
Falımız neyse çıksın diye açarız indeksleri,
Sayılar bizi bulur, o ayıp işaretler...

Saframızla kesemizi birleştiren anatomi bilgisi,
Hadım tarih, kundakçı matematik, geri kafalı gramer...
Evet, bunlar gizlice örgütlenerek alnımıza,
"Verem olmak üretimi düşürür!" ibaresini çizer.

Biz şehir ahalisi, üstü çizilmiş kişiler,
Kalırız orda senetler, ahizeler ve tren tarifesiyle...
Kim bilir kimden umarız emr-i bi'l-ma'ruf;
Kim bilir kimden umarız nehy-i ani'l-münker...
Bize yalnız oğulları asılmış bir kadının,
Memeleri ve boynu itimat telkin eder.

İsmet ÖZEL
(1982)

25 Kasım 2011 Cuma

Akşamlar Hey Akşamlar



AKŞAMLAR HEY AKŞAMLAR

Kim esir değildir,
Kendi içerisinde?
Akşamlar hey akşamlar!

Doğmasaydım eğer,
O küçük şehirde;
Kim böyle boş gezer,
Yüzer gibi olur,
Bir koca nehirde?

Yorgunluk hey yorgunluk!
İnatçı yorgunluk!
Dalgın bir yüz kadar,
Tozlu ayakkabılar...
Yorgunluk hey yorgunluk!

Cahit KÜLEBİ

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Aşk Risâlesi


AŞK RİSÂLESİ

Dirilmek yeniden
Yerin uyanması gibi kımıldaması gibi toprağın
Bulutları yarması gibi gün ışığının
Yağmurun ansızın boşanması
Binlerce kuşun bir anda parlaması havalanması
Erimesi gibi karların ve buzulların
Patlaması gibi dal uçlarında tomurcukların

Dirilmek yeniden
Yüzyıl süren bir berzahtan geçmişiz gibi
Kandan kinden öfkeden
Üstümüze bir sağnak boşanmış gibi
Sürekli lekelendiğimiz çözülmeye terkedildiğimiz
Bir bataktan çıkar gibi.

Yürürken otururken yatarken
Hep çürümek durumunda kalmış
Duyduklarımızdan dolayı kulaklarımız
Gördüklerimizden ötürü gözlerimiz
Dokunduklarımız için ellerimiz.

Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar
Çocukluk kalkmış dünyadan gibi
Her çocuk antik çağ filozoflarından bir kalıntı sanki.

Aşkın son saltanatını yaşamak için mi ey kalbim
Ruhun serüvenine bir kale olmak için mi
Bu başkaldırma kanatlanma?

Durmadan geçiyordu o zamanlar
Üstümüzden tanklar toplar binler tonluk arabalar
Boğuk bir ses madeni bir böğürme
Bir metropol devinin içimiz titreten iniltisi
Ta uzaklarda şehirlerin üstünde kımıldayan
Bir korkunun yüreğimizde biriken tedirginliği
Bir sam yeli gibi bedenimizi yüzümüzü saçlarımızı
Yalayarak
Çekiyordu bizi ve herkesi.

Ama sen uzaklardaydın ey kalbim
Uzaklardaydın, sevdiğim uzaklardaydı
Ayın ve yıldızların çağlayarak
Berrak şelaleler yaparak
Coşku içinde aktığı
Bir yerlerdeydi.

Hani bir gün bir çobana rastlamıştık
Kavalıyla bir sümbülü emziriyordu
Adı Ferhat mıydı neydi
Koyunların, kurtların, böceklerin ve çiçeklerin
Sadakatten mest oldukları
Her birinin gözlerinde
Kaybolur gibi kayar gibi
Dalıp gittiğimiz o saadet evreni
Kayaların yüzlerinden okuduğumuz o ebedi bilinç
Bizi çekip almıştı kılcal damarlarımızdan.

Yaslan göğsüme sevdiğim
Benim gönlüm gök gibidir, açık deniz gibidir
Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir, toprak gibidir
Sen ki bulut gibisin
Ay gibisin, güneş gibisin bazan.

Usul usul inen
Yağmur tıpırtılarını
Dinler gibi
Dalıp gitmiştik
Sen konuşuyordun
İpil ipil yağan bir yağmur gibi konuşuyordun
Onlar ki konuklarımızdı
Adları Kerem'di, Yusuf'tu, Kays'tı
Hepsi de ezelden tanıdıktı, dosttu.


Sen bir taze haber gibi gelmiştin unutmadım
Her gelişin bir taze haberdi unutmadım

Aşktı alıp verilen altın bir vakitti yaşadığımız
Bir muştuyu algılamanın sürekli gerilimiydi sanki
unutmadım

Can oynanırdı evlerde yollarda meydanlarda
Can alınıp can verilirdi hiç unutmadım

Sen uyurdun uykun bir tepeden seyredilen uçsuz bir vadi
Kıyısından seyredilen bir denizdi sanki unutmadım

Ah sevgili ! Hayat görünürdü kapından, bir çırpınış
yüreklerimizde
Sen evinden çıktığında güneşler doğardı içimizde
unutmadım

Toprağa düşen tohum onda gizlenen renk şekil koku
Senin için biçimlenirdi renklenirdi kokardı senin için
unutmadım

Ebedi masum çocuklar zamanın solmayan çiçekleri
İstemişlerdi de ezan okumuştu Bilal bir sabah
unutmadım

O dirildi O dirildi diye birden çalkalanan sokaklar
Ölüm ki sonsuza açılan bir kapıydı hiç unutmadım
Ey aşk ey dirilik soluğu ey evrenin hareket kaynağı
Nasıl unuturum nasıl unuturum hiç unutmadım.

Haydi gel sevgilim
Uzanalım toprağın altına
Çiçekler mayalansın göğsümüzde
Bu akıp giden bu kör gidip yol giden
Kalabalıkları bu insanları
Ezen çiçekleri, bir kere bile farkına varmayan
Dökülen bu yıldızları yağmur birikintilerine
Çiğneyerek geçen bu adamları ve kadınları
Uyarmak için bir an durdurmak için
Bu bizi terkeden, bacaları öksüz ve boynu bükük
İçimizde sonsuzluk kavislerinden izlerini taşıdığımız
Ama şimdi kendimizi zorlasak da
anımsayamadığımız, tasarlayamadığımız o kırlangıçları
Ah tekrar dönülebilir mi? yaşayabilirmiyiz ?
Uzansak yerin altına ve toprak olsak.

Haydi gel sevgilim
Bir daha deneyelim
Bir kere daha kesmek için yolunu kalabalıkların
Yüreğimizden gönlümüzün derinliğinden
Vermek hep vermek için
Çünkü dağıttıkça çoğalır bizim zenginliğimiz
Aşkın bir adı da berekettir
En iyi anlatandır o
Hira'da bir mağarada
Gözden döküleni
Gönülden geçeni.

Âh hep o kelimeyi bulmak için bütün bu
Çabalarım
Seni çağıracak olan.

Nasıl da unuttuk
Oysa daha anar anmaz adını
Ansızın patlayan bahara bir pencere açmışız gibi
Kış ortasında çıkıveren güneş gibi
Birden sıyrılıverip bulutlardan
Üryan görülen can gibi
Doldururdun içimizi
Ve eviçlerimizi.

Âh oruçlu bir Ağustos vaktinde
Bir kayanın dibinden kaynayan
Soğuk ve berrak sulara
Uzanıp kana kana
Avuç avuç alıp
Yüzümüzde içimizde
Duyduğumuz
Gibi
Aşk.

Âh bir yalnızlık vaktinde
Herkesle birlikte olduğumuz
Gene de yalnız olduğumuz
Bir parkta
Ta uzaklardan gelir gibi
Bir tamburdan bir ezginin
Bizi bizden ve herşeyden
Alıp götürdüğü gibi
Aşk.

Haydi gel sevgilim gene arayalım
Makam-ı İbrahim'de rastlanan ayak izlerini
Dedesinin elinden tutup Kubeys Dağı'na götürdüğü
Yüzüsuyu hürmetine yağmur istediği
Yeryüzünün bereketlenip çiçeklerle bezendiği
Develerin coşarak çöllerde
Ayak sesleriyle şiirler bestelediği
O vakitleri.

Haydi gel bir daha bir daha
Arayalım
Herkesin ve herşeyin uykuya vardığı
Bir vakitte
Gürül gürül
Bardaktan boşanır gibi
Yeryüzünü ve gökyüzünü
Dünyanın bu yüzünü ve öbür yüzünü
Geceyi ve gündüzü
Dolduran
Yüreğimizi kuşatan
O kitaptan
Okunanı.

Yaşamak, avını gözleyen
Sessiz gergin
Soluk soluğa
Bir atmaca
Sağ elimin
Parmakları ucunda.

Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.

Bir yıldız kayıyor kayıyor kayıyor
Bir dal uzuyor uzuyor
Bir gül kanıyor bir seher vaktinde
Yanıyor bir ateş için için
İçimde içimin de içinde
Bir ezgi dönüyor dönüyor dönüyor
Bir ney eriyor dudaklarımda

Aşkın bir adı da yorulmamaktır.

Erdem BAYAZIT

8 Temmuz 2011 Cuma

Kutub-u Şikeste


KUTUB-U ŞİKESTE

Yağmur başladı sen dedim camlara koştum
Doğursan zulmümden çıldıracaktı deniz
Biz aynı hırkayı giyecektik Muhyiddin ağlayacaktı
Muhyiddin ağlayacaktı biz aynı hırkayı sırayla giyecektik biz

Meğer gül hemen çözülmezmiş hemen gül meğer
Yürürmüşüm ve parçalanmayabilirmiş avrat
Bana düğün salonlarından beri Rab patlat
Şu aynayı koynuma almazsam eğer

Anlamadığım çocukları balkonuma gömerim
Şeyh gardolaplarıysa ancak yağmur bildirir
Bir şemsiye sarıklaştırır at değil midir?
Nizamülmülk, Gazâlî, Sabbah; koşsalar?..

Kuş patladı, Allah vardır, bisiklet söylüyorum
Fotoğrafı Ve’l Asr ile açıkla derdi babam
Kuyulardır, derindir, içinde adam vardır
Yusuf bile düşmüştür aleyhisselam!

Ayın aydınlık yüzü gibi bir tiren dolu bacak
Ağlamak
Abdesti bozmaz mıydı be şeyhim?
Gelmeyeydin yanlış planlanmış bir gömleği
Ta kendi kuzusuna verecek idim
Gidiyorsun ve gayet planlanmış bir kuzudan
Gömlek sökmek üzreyim

Ve nihayet göğe düşsem Bengitay işte
Annemi daha içeriden açıklayabilirim
Şol cinnete pasaj dersen sevgilim beni sıkma
Sevgilim beni sıkma ben
Okuma bilirim.

Ah Muhsin Ünlü

19 Ocak 2011 Çarşamba

Jazz

Niçin?


JAZZ

Bu vapuru kaçırırsam beni belki de cinnet basar
belki kanser olurum bu yıl sınıfta kalırsam
nöbette uyursam eğer kitaplarımı yakarlar
etimde şirpençe çıkar bu kızı alamazsam
bu işi bitiremezsem şehirden beni kovarlar
izin kağıdım yanar konuşacak olursam
bu senet bankalar kapanmadan
ruhumun rengini kapatmayacak olursa
ölür kuyuya düşen çocuk
çocuğun mercan saati çatlar mutlaka
koşup haber vermeliyim
yetkili memura
bahar geliyor, ilerliyor yeminler
alnımı kapıp getirmeliyim
denizi karşılamaya
kırlangıcın kanadındaki kezzap
leylakta sıkışan buhar için
nabzımı bulmalıyım nerede bulacaksam
nabzımı çünkü ben kasadan fiş alarak
yağmuru, selvileri zor durumda bıraktım
benim yongalarımdan yapıldı bu çelenkler 
ben papatyaları şımartmadım diye oldu
Mata Hari'ler casus, Al Capone'lar gangster
inmem gerek gözbebeklerimin altına
beynimin ortasına büzülmeliyim
genşeyip kımıldayabilirim oradan sonra
dum di dum
duridum dubida
kendi kalbimle zamanım arasındaki sarkaç
püskürtüyor beni dünyaya
bırakıyorum zerreciklerime kadar emsin beni
Atlantik ve Pasifik ve beş kıta
koşmam gerek
yetişmem gerek yazgım
tutmam gerek, sormam gerek, bilmem gerek
esenlemem, kargışlamam, irkitmem gerek niçin
niçin, niçin, niçin
kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin

İsmet Özel
(1981)

13 Ocak 2011 Perşembe

Angut


ANGUT

Umudu kalmamış kuşlara baktım
ay altında göz kapayan atlara
bir damla yağımdan ben bunu yaktım
uzattım, umutsuz kuşlara baktım

Umudu kalmamış kuşlara baktım
sevmekten taranmış sık saçlarına
rastlasam çevirip bir soracaktım
tenhaydı, umutsuz kuşlara baktım

Umudu kalmamış kuşlara baktım
diyecek hiçbir şey kalmamış gibi
susuz ve acıydı öyle bıraktım
ağladım, umutsuz kuşlara baktım

Umudu kalmamış kuşlara baktım
ben şuncacık şair baktım öylece
yanlarına usul sokulacaktım
görmedim, umutsuz kuşlara baktım

Umudu kalmamış kuşlara baktım
sevdiği kanamış, göğsü kıpkızıl
dönüp de havada haykıracaktım
düşmesem.. umutsuz kuşlara baktım

Umudu kalmamış kuşlara baktım
kupkuruydu her şey hiç umut yoktu
kalbimi Allah'a kadar fırlattım
Allah'a, umutsuz kuşlara baktım

Umudu kalmamış kuşlara baktım
şiir yok darı yok keler yok kurt yok
ne bir şey bildirdim ne de anlattım
unuttum, umutsuz kuşlara baktım. 

Süleyman Çobanoğlu